Daha dün gibi hatırlıyoruz; annelerimiz, babalarımız bizi okula teslim ederken öğretmenin elini öptürür, o meşhur ve sarsılmaz güvenin mühürlü cümlesini kurardı:
"Eti senin kemiği benim hocam" Bu ifade sadece bir teslimiyet değil, öğretmene verilen kutsal bir yetki ve sonsuz bir saygının nişanesiydi. Bizler, "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" diyen Hz. Ali’nin bu eşsiz vefasını rehber edinmiş, öğretmene hürmeti imandan sayan bir medeniyetin evlatlarıydık.
Peki, ne değişti de o kölelik derecesindeki saygı yerini öfkeye, o vefa yerini şiddete bıraktı?
Özgüven mi, Sınırsızlık mı?
Bu toplumsal çürümenin ardındaki en büyük sancı, modern ebeveynlik tutumlarımızda saklı. Çocuklarımıza "özgüven" vereceğiz derken, onlara kural tanımaz bir benmerkezcilik aşıladık. Her istediği anında yapılan, hiçbir engelle karşılaşmayan ve her eylemi "özgürlük" kılıfıyla meşrulaştırılan çocuklar; kendilerini her türlü hakka sahip, başkalarını ise bu haklara hizmet etmekle yükümlü görmeye başladılar. Kendi evladına "hayır" diyemeyen ebeveynlerin yarattığı bu boşluk, öğretmeni bir rehber değil "engel" olarak gören bir nesil doğurdu. Unutulmamalıdır ki; sınırlarını bilmeyen bir çocuğun özgüveni, toplumu yaralayan bir silaha dönüşür.
Biz çocuklarımıza en iyi okullarda en iyi matematiği, en iyi yabancı dili öğrettik ama "merhamet" denen o en yüce dersi müfredattan çıkardık. Zekâyı eğitip de ahlâkı ihmal ettiğimizde, o zekânın sadece soğuk bir silaha dönüşebileceğini unuttuk.
Üstelik çocuklarımızı sadece evde değil, avucumuzun içindeki o küçük ekranlarda da kaybettik.
Şiddetin kutsandığı, zorbalığın "güç" olarak pazarlandığı sanal dünyalarda, çocuklarımız gerçekle caniliği birbirine karıştırır oldu.
Öğretmenin kürsüsü, sosyal medyanın gürültüsü karşısında ne yazık ki sessizleşti.
Eskiden bir kaleme, bir deftere, bir harfe emek verilir, o emeğe hürmet edilirdi.
Şimdi her şeye tek tıkla ulaşan, hiçbir şey için ter dökmeyen bir nesil, emeğin kutsallığını da unuttu.
Emek verilmeyen yerde saygı, saygı olmayan yerde ise hayat yeşermez. Öğretmeni bir "hizmet sağlayıcı", okulu ise sadece "not alınan bir bina" olarak görmeye başladığımız gün, aslında çocuklarımızın geleceğinden çaldık.
Biz; öğretmeni için ayağa kalkan, onun bir bakışından edep eden bir milletin mirasçılarıyız. Eğer bugün bir öğretmen sınıfında can veriyorsa, durup düşünmemiz gerekir.
Çocuklarımızı sadece meslek sahibi olmaya değil, önce "insan" kalmaya ve haddini bilmeye teşvik etmeliyiz. Silahın ve öfkenin değil; kalemin, kitabın ve nezaketin gücünü yeniden hatırlatmalıyız.
Öğretmeni korumak, sadece bir mesleği değil, bir milletin aklını ve vicdanını korumaktır.
Bir harf için kırk yıl köle olmayı göze alan bir medeniyetten, öğretmenine kurşun sıkan bir topluma dönüşmek, hepimizin en ağır mağlubiyetidir.
Başımız sağ olsun, kalbimizdeki bu yara dersimiz olsun.
Yorumlar