Bugünlerde hepimiz birer 'hız tutkunu' olduk. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan o amansız yarışta; bildirimlere yetişiyor, toplantılara koşuyor belki de şehirleri aşıyoruz. Göstergelerimiz hep yükseklerde, takvimlerimiz hep 'Dolu’yu gösteriyor. Fark ettiniz mi bilmiyorum ama tuhaf bir boşluk hissi yakamızı bırakmıyor. Neden biliyor musunuz?
Çünkü biz o kadar hızlı gittik ki, ruhumuz geride kaldı. Modern dünya bize bedeni bir yere ışınlamanın yollarını öğretti ama ruhun temposunu unutturdu. Oysa ruh, fiber internet hızıyla değil, idrak hızıyla hareket eder. Siz bir sonraki hedefinize çoktan vardınız ama gerçek 'siz', yani ruhunuz, hala iki durak gerideki o kırgınlıkta veya sabahki o yarım kalmış sessizlikte çakılı kaldı."
İşte bu köşede, o konuşulmayanların, temponuzun ruhunuzu yakalayıp yavaşlaması için ve ruhunuzun sesi olmak için, burada hep beraber bir yolculuğa çıkacağız.
Burada size dünyayı kurtaracak formüller vermeyeceğim. Haddime değil… Sadece, hayatın hızında kendi gölgesini bile görmeye vakti olmayan modern insana, bir an durup yan koltuğuna bakmasını hatırlatacak bir 'muavin' olmaya çalışacağım. Çünkü asıl yolculuk dışarıda değil, o derinlerdeki sessiz limanda başlıyor.
Burada bazen maskelerimizi masaya bırakacağız, bazen korkularımızın gözlerinin içine bakacağız. Eğer sadece 'görünenle' yetiniyorsanız bu yazı size göre olmayabilir. Ama 'olanın' arkasındaki 'nedeni' merak ediyorsanız, yolculuğumuz şimdi başlıyor.
Size de oluyor mu? Gece herkes uyuduğunda gelen o mutlak sessizlik, trafikte dalıp gittiğiniz o kısa an veya kalabalıklar içindeyken aniden hissettiğiniz o yabancılaşma hissi. Bu bende olduğunda farkına varırsam bunu değiştirmek yerine neden durduğumu düşünmeye çalışıyorum sonra da tabi işin içinden çıkamadığım zamanlar oluyor.
Aslında bu konu her zaman aklımın bir köşesine kazıdığım Kızılderili bir ata sözünden çıktı derler ki "O kadar hızlı gittik ki, ruhumuz geride kaldı. Biraz soluklanalım, ruhumuz bize yetişsin"
Bana göre ruh geride kaldığında geriye sadece bir “maske” kalır. O maske işe gider, güler, konuşur ve görevlerini yapar. Ama içindeki o derin sessizlikte nelerin biriktiğinden habersizdir. Geride bıraktığımız ruhumuz, aslında bize rehberlik edecek olan o asıl sestir. O yetişemediğinde, direksiyonu sadece egonun hırsı devralır.
İşte bu yüzden biraz soluklanalım diyorum. Bu köşe, hayatın o çılgın trafiğinde emniyet şeridine çekip, geride bıraktığımız ruhumuzun bize yetişmesini bekleme alanıdır. Biraz duralım ki, asıl yolcumuz yerini alabilsin.
Bugünün sorusu şu olsun
“Şu an oturduğunuz o koltukta gerçekten 'siz' mi varsınız, yoksa sadece yetişmeye çalışan yorgun bir gölgeniz mi?”
Vesselam…
Yorumlar