Zamanın Kiracısı
Son haftalarda direksiyona geçtik, pencerelerimizi sildik ve "an"ın ön camından bakmayı öğrendik. Şimdi ise yolculuğun en gizemli iki ortağıyla tanışma vakti: Bizi taşıyan o sonsuz yol, yani Kader; ve o yolda bize eşlik eden tek sermayemiz, yani Zaman.
Çoğumuz zamanı "harcanacak bir şey" sanıyoruz. "Zamanım yok", "Zaman geçiyor", "Zaman kaybediyorum" diyoruz. Oysa zaman, harcanan bir paradan ziyade, içinde nefes aldığımız bir iklimdir. Biz zamanın sahibi değiliz; biz sadece bize ayrılan o sürenin içindeki kiracılarız ve asıl mesele, bu kiracı olduğumuz evi (zamanı) hangi anılarla, hangi seçimlerle döşediğimizdir.
Zamanı bir "hız göstergesi"ne değil, bir "ritme" benzetiyorum. Kalp atışı gibi. Tüm fizik kanunlarında, tasavvufun her yerinde geçen belki farklı tanımlarla yazan bir sözdür aslında "Zaman akıp gitmez; biz zamanın içinden geçeriz." Eğer siz o yoldan çok hızlı geçerseniz, sadece varacağınız yeri görürsünüz. Eğer yavaşlar ve ritme uyum sağlarsanız, yolun kendisi olursunuz.
Bu konuda sizin de fikirlerinizi merak ediyorum. Herkesin tartıştığı herkesin bu konuda bir fikri olduğu yere bende farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Kader, birçok kişinin sandığı gibi ellerimizin bağlandığı o karanlık senaryo mudur?
Kader, şoför koltuğunda oturan sizinle, o yolu inşa eden iradenin muazzam iş birliğidir. (Buradaki tabirim yanlış anlaşılmasın konuyu anlatabilmek için bu tabiri seçtim) Yolun nereye gideceği (Kader) bellidir belki ama o virajı nasıl döneceğiniz, manzaraya hangi pencereden bakacağınız ve o yolda kiminle yürüyeceğiniz tamamen sizin karakterinizdir ve seçimlerinizdir.
Şöyle düşünün: Yol (Kader) size bir yokuş sunar. O yokuşu oflayarak çıkmak da sizin seçiminizdir, vites küçültüp manzaranın tadını çıkararak tırmanmak da. İşte zaman, tam o yokuşun ortasında size verilen o nefes payıdır.
Zamanla olan ilişkinizi bir gözden geçirdiğinizde. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, aslında içinde bulunduğunuz zamanı mı tekmeliyorsunuz? Unutmayın; kader, gayrete aşıktır ama zaman da sadece kendisini "fark edene" sırlarını açar.
İsyan edersin, bağırırsın, sızlanırsın, hatta kendinle bile kavga edersin. Ama zamanın sesi çıkmaz. Zaman, bütün fırtınalarını izlermiş gibi kıyıda durur. Hiçbir duygun onu telaşa düşürmez. Hiçbir isteğin onu hızlandıramaz ve zamanı geldiğinde, kendi saatini kurduğu anda, sana gerçeği yüzüne çarpar.
Bu gerçeğin adı şudur:
Hazır değilsen hiçbir şey seni bulmaz.
Yan koltuğunuzdaki Muavin saati göstermez; o size sadece "Şu an hangi mevsimdesin?" diye sorar. Çünkü hakikat, saatin kaç olduğunda değil, ruhunuzun hangi ritimde attığındadır.
Bugünün en önemli sorusu: "Sana hediye edilen bu 24 saati bir mülk gibi değil de bir emanet gibi yaşasaydın; bugün vaktini en çok neyi 'güzelleştirmek' için kullanırdın?"
PAYLAŞ
Bu içeriği sevdiklerinizle paylaşın.
BU MAKALE HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar
Kose Yazari
Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar, Tokat Medya bünyesinde güncel ve özgün köşe yazıları kaleme almaktadır.
YAZARIN EN ÇOK OKUNAN YAZILARI
Kaderin Durakları ve Bizim Bekleyişlerimiz
Kaderin Durakları ve Bekleme Sanatı: Zamanı Zorlamanın Bedeli
Yolculuğun tadını çıkarmak için varmayı mı bekliyorsun?
Anı Yaşamak ve Farkındalık: Ön Camdaki Gerçeklik, Geçmişin dersleri ve geleceğin planları arasında sıkışıp kalmak
Dikiz Aynasına Takılıp Kalmak
Geçmişin Gölgesinden Kurtulmak: Dikiz Aynası ve Kör Noktalar
Modern Dünyanın Unutulan Refakatçisi
Ruhunuz geride kalmış olabilir… Peki siz hala ilerlediğinizi mi sanıyorsunuz? Modern insanın içsel yolculuğunu sorgulatan güçlü bir yazı.