KÖŞE YAZISI4 okunma

DESTEK

Yazar
Tokat Medya Yazarı

Köşe Yazarı

Reklam

1989 yılında tıp fakültesine kaydoldum. Yani 37 yıl geçmiş. Eğitim süreci açısından 6 yıl öğrenci sıralarında, geri kalan zamanın, kısa dönemler hariç, neredeyse tamamında eğitici masasında bulundum.

Pek çok gözlemlerim ve çalışmam oldu. Hepsi ilk başta “Ben nasıl daha iyi öğrenebilirim?” yönünde, daha sonra da “Ben daha iyi öğretebilir miyim?” yönünde oldu.

Tabii olarak çeşitli kanaatlerle durum değerlendirme yeteneği de bu sırada gelişti.

Şimdi bu yazıda size o kadar zamanın özetini sunacağım. Neyin olmadığını ve neyin olduğunu açacağım.

Eğitim ve beraberinde öğretim iki istikamete gider: Birincisi, eğitirsin ve/veya öğretirsin (veya bunları yaptığını sanırsın) ve sonuçta öğrenciye güle güle deyip uğurlarsın. Yol açıklığı verirsin, gönderirsin. İkincisi ise eğittiğin/öğrettiğin kişiye güya kol kanat gerersin, kanatlarının altına aldığını söylersin ama aslında amaçların uğruna fayda üretebilecek bir çalışan edinirsin. Biraz acı oldu, ancak bir üçüncüsü görmedim. Bu yazıyı gören bazı okuyucularımız bu durumun benim “bahtsızlığım” olduğunu ifade edip, “Ben başka seçenekler de biliyorum” diyebilir. Saygı duyarım. Yazdıklarımın benim ortamımla ilgili olduğunu ifade edeyim (epey geniş bir ortamı kastediyorum).

Diğer bilim dallarını veya eğitimcileri bilemem, ama tıpta olan budur. Muhakkak ki bu kavramların dışında kalanlar da vardır, ama azınlıkta kalacaklardır.

Konuyla bağlantılı olanlar diyecekler ki, “alumni toplantıları”, “mezuniyet sonrası eğitimler”, “mezun dernekleri” vb. çabalar ve organizasyonlar var. Evet, bunlar da önemlidir ama yeterli değildir. İdeal yaklaşım çok farklıdır ve çok daha derin bir yol kat eder.

Biraz daha açayım.

Her şeyle ilgili bir sorumluluk olduğu gibi, eğitim vermenin ve eğitim verilen kişinin de sorumluluğu vardır. İster farkında olun ister olmayın, bu böyledir. Bu açık veya gizli bağlarla bellidir. Mesela, gizli bir bağlantı olarak diyebiliriz ki mezun olan kişiler olarak "Ben falanca okuldan mezun oldum" deriz. Bu sözün gizli anlamı aslında şudur: “Benim yaptığım doğru veya yanlış işlerin hepsinin başlangıç noktası bu okuldur. Bunu duyanlar da, hatta bir tür değer biçme anlamında, derler ki: “Falanca okuldan mezunmuş, iyi.” veya derler ki: “Filanca okuldan mezun olmuş, iyi değil.” Bu durum mezuniyetimizin üzerinden onlarca yıl geçse de devam eder.

Peki biz eğitim verenlere mezun ettiğimiz kişilere ne diyoruz?

Deriz ki: “Geleceğimiz siz gençlere emanet, yolunuz açık olsun.” İşte her ne kadar bu söylemi geleneksel olarak söylesek de, düşününce aslında bağlantımızın hiç kopmayacağını söylüyoruz.

Yani, geleneksel açıdan bu söze baktığımızda, gençlere diyoruz ki: “Bizden bu kadar, yalnız başınasınız.” Bundan sonra yaşayacaklarınız sizi ilgilendirir.”  Halbuki “emanet etme” söylemi çok farklı bir kavramdır. Neden derseniz, “emanet etme” kavramı zamanı gelince “geri alma” şartına bağlıdır. Yani bu terimi kullandığımız zaman “sen verdiğimiz eğitimi kullanarak çalışmalarını yap ama ben bu eğitimi istediğimde geri alacağım” demiş oluyoruz. Yani, öğrencimizi bir nevi şarta bağlamış oluyoruz.

Bence gençler, bu eğitimi emanet olarak verildiği için almıyorlar. Neden? Gençler “emanet ediyoruz” diyen kişilerin, yani bizlerin, hiç de sanıldığı gibi işlerin kendilerine bırakılmadığını görüyorlar. Büyüklerinin kendi bildiklerini yaptıklarını ve kimsenin işlerini gençlerin tercihine bırakmadıklarını anlıyorlar. Yanılıyor muyum?

 

Daha da garip olanı, gençlere eğitim verip “haydi uğurlar olsun” diyoruz ama gençleri sınırlandırmak, rahat çalışmamaları için elimizden geleni de yapıyoruz. Bunu da çıkan gelenekler, yönetmelikler, genelgelerle görebildiğimiz gibi, hocalarımızın kendi branşlarında yenilere yer bırakmamak için uğraşmalarını görünce anlıyoruz.

Önerim, başlıkta da ifade ettiğim gibi tek kelimeyle bile ifade edilebilecek bir yöntemdir. Ancak bu öneri olgunluk ister.

Eğitimcilerin görevi, eğitim-öğretim yaptıkları kişilerle, onlar aksini istemedikçe, bağlantıda kalmak, onları desteklemektir. Danışmanlık vermek, sıkıntılı konularla karşılaştıklarında yardımcı olmak ve öğrencilerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için kendisini sürekli güncel tutmaktır. Bahsettiğim bu yaklaşım bir eğiticinin hayatının tamamını kapsar.

İşte bu nedenle eğitim ve eğitimci olmak zordur. Eğiticinin işi bunlardan dolayı ağırdır ve Allah katında da bu nedenle hesap vermesi ağırdır. Bir düşünelim; bizim yanlış öğrettiğimiz bir konunun öğrencimiz tarafından birine öğretilmesi hâlinde biz de sorumlu olacağız.

Ne yazık ki, eğitim hafife alınır hâle gelmiştir. Akademik yükseltmeler başka amaçlar için kullanılmaya başlanmış, eğitim alanlara güle güle denilip belki başa çıkamayacakları sorunlarla boğuşmaya mahkûm edilerek, bir nevi “ne hâlin varsa gör” hissiyatı vardır.

Şimdiye kadarki eğitimciliğim sürecinde öğrencilerime her zaman son ders saatinde şu sözü söyledim: “Sizinle eğitimimiz ders ortamında belki bitiyor, sizinle olan birlikteliğimiz hiçbir zaman bitmiyor. Telefonumu biliyorsunuz, bilmiyorsanız, beni bulmak çok kolay. İsmen hatırlamazsam bile, "Sizin öğrencinizdim” deyin; bu yeterli olur. Danışacağınız bir şey varsa, yardımcı olabileceğim bir şey varsa, mutlaka sorun. Kendinizi sakın yalnız hissetmeyin. Gerekirse kalkıp yanınıza geliriz, nerede olursanız olun.”

Sevgili Öğrencilerim,

Buradan tekrar ve açıkça ilan ediyorum. Kendi adıma söylüyorum.

Yeter ki siz önde olun, ben her zaman arkanızdayım. Ülkemize faydalı olduğunuz sürece, hayırda yarıştığınız sürece sizi her zaman DESTEKLEYECEĞİM.

PAYLAŞ

Bu içeriği sevdiklerinizle paylaşın.

Reklam

BU MAKALE HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?