KÖŞE YAZISI

İçsel Yolculuk ve Modern İnsanın Yalnızlığı: Kendinle Tanışma Vakti

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar
Reklam

Geçen ki sohbetimizde sizinle sözleşmiştik; "Ruhumuz bize yetişsin" diye hayatı biraz yavaşlatalım demiştik. Umarım o çılgın hızın içinde mola verip beklediğinizde o misafir, yani kendi ruhunuz, gelip yan koltuğunuza oturmuştur.

Şimdi, dürüst olalım; o misafir yanınıza oturduğunda ne hissettiniz?

Çoğumuz için bu buluşma pek de "çiçekli bahçeler" ya da “Huzurlu Bir Buluşma” tadında geçmemiştir. Biraz sancılı olduğu kesin. Neden biliyor musunuz? Çünkü biz modern zaman insanları, kendimize o kadar yabancılaştık ki; kendi ruhumuzla baş başa kaldığımızda sanki hiç tanımadığımız, üstelik biraz da küs olduğumuz bir akrabayla asansörde mahsur kalmış gibi geriliyoruz. Hemen telefona sarılıp Instagram’da başkalarının hayatına bakıyoruz ya da sırf iç sesimizi duymamak için televizyonun sesini açıyoruz, "Dur şu bulaşıkları da yıkayayım" diye mutfağa kaçıyoruz. Sırf o yanımızdaki sessizliğin, yani o Muavin’in gözlerinin içine bakmamak için... Sırf aman rahatım bozulmasın, şimdi bu münasebetsiz gene neler söyleyecek acaba diye gerçeklerden kaçıyoruz.

Mesela, akşam işten eve gelip kapıyı kapattığınız o ilk beş dakikayı düşünün. Ev sessizdir, ışıklar henüz yanmamıştır. İşte tam o an, üzerimizdeki "başarılı çalışan", "sabırlı ebeveyn" ya da "güçlü dost" maskeleri yavaşça gevşer. O an aynaya baktığınızda gördüğünüz kişiyle gerçekten tanışıyor musunuz? Yoksa sadece vitrinlerde sergilediğiniz o parlatılmış versiyonunuzla mı arkadaşlık ediyorsunuz?

Ruh, maske takmaz. O, bizim "gölgede" bıraktığımız ne varsa hepsini avucunda tutarak gelir. Hani o kimselere söyleyemediğimiz kırgınlıklarımız, "ben asla yapmam" deyip de gece kafamızı yastığa koyduğumuzda, o gün verdiğimiz kavgalardan hep haklı çıkmamız. Sevdiğimiz kişiye sevdiğimizi söylememiz, hep içimizi sızlatan o küçük bencilliklerimiz vardır ya... İşte ruhumuz hepsini alıp yanımıza oturur. Çünkü taktığımız maskeler bize bunları yaptırmaz.

Muavin kitabımda üzerinde durmaya çalıştığım sevdiğim bir bölümden alıntı yapmak istiyorum. “Kendi derinliğimize bakmak, ilk başta zifiri karanlık bir odaya bakmak gibi ürkütücüdür. Ama unutmayın, en kıymetli hazineler her zaman en derin odalarda saklıdır.

İçinizdeki o "gölge" ile selamlaşmadığınız sürece, güneşin altında attığınız her adımda bir yanınız hep eksik, hep "bir şeyler yolunda değil" hissiyle yarım kalacak.

Bu hafta kendinize bir kahve ya da çay yapın ama elinize telefon almayın. Televizyonu da açmayın. Sadece oturun ve yan koltuğunuzdaki o "tanıdık yabancıya" bir merhaba deyin. Onu yargılamadan, sadece dinleyin. Bakalım size neler söyleyecek.

Unutmayın; en büyük yolculuklar uzaklara gitmekle değil, insanın kendi içindeki o derin sessizliğe attığı ilk adımla başlar. Kendinle barış, sen eksik veya yanlış değilsin, değerini unutma.

Bu haftanın sorusu şu olsun;

Her gün binlerce kişiyle tanışıyoruz ama asıl tanışmamız gereken kişiyi, yani kendimizi en sona bırakıyoruz. Bugün o randevuya gitmeye ne dersiniz?  Sonuçları yorumlarda konuşalım

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                 Vesselam…

PAYLAŞ

Bu içeriği sevdiklerinizle paylaşın.

Reklam

BU MAKALE HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar

Kose Yazari

14 YAZISI VAR

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar, Tokat Medya bünyesinde güncel ve özgün köşe yazıları kaleme almaktadır.

YAZARIN EN ÇOK OKUNAN YAZILARI

TÜMÜ