Mühendislik Tıbbı
Çocuk cerrahisi uzmanlık eğitimine başladığım 1995 yılında Türkiye’ye ultrason cihazları yeni gelmeye başlamıştı. Bilgisayarlı tomografi cihazı çok az sayıda kurumda bulunuyordu. Laparoskopik (kapalı) ameliyatlar henüz yapılmıyordu. Cep telefonu yoktu. Hastaların hemen tüm işlemleri kâğıt üzerinden yapılıyorken, bilgisayar kullanımı memurlar aracılığıyla hesap ve fatura gibi işlemler için yapılıyordu.
Biz asistan doktorların kullanımı için pek çok çeşitte ve renk renk, laboratuvar sonuçları gibi, hasta takip çizelgesi gibi, evrakları sekreter arkadaşımız uzunca bir masanın üzerine sıralardı; biz de hasta ile ilgili olabilecek kâğıtları oradan alıp yazarak kullanırdık.
2000’li yılların başında bu durum, teknolojinin lehine bir değişim gösterdi. Hastane Bilgi Yönetim Sistemleri (HBYS) başlığı altında “her şey dijitalleşmeye” başladı.
O zamanlar çok fazla kaygılanmamıştım, ancak yaşadığım bir durumu hiç unutamıyorum.
Tokat’ta üniversite hastanesini küçük bir grup hekim arkadaş olarak açmaya çalışıyorken, HBYS işine yardımcı olan yazılım şirketinin bize hastaların bilgilerini yazmamız için kurduğu sistemde bir hayli eksiklik gördüm. Kendilerine, bu sistemi kullanırken kâğıt evrakta olduğu gibi ayrıntılı bilgi yazmamız gerektiğini ilettim. Yapabileceklerini söylediler. Ben de bir taslak form hazırlayıp nasıl olması gerektiğini rapor ettim. Yaptıkları incelemede raporun çok ayrıntılı olduğunu ve yazılımın kodlarını bozmadan bunu gerçekleştiremeyeceklerini söylediler.
İşte o anda “eyvah” dediğimi hatırlıyorum.
Süreç içinde teknolojinin tıp üzerindeki hâkimiyetinin arttığına hep birlikte şahitlik ettik.
Önceki yazılarımdan hatırlarsınız, teknoloji kullanımı şart; ancak ben bunu “elele, omuz omuza” kavramıyla açıklıyorum. Şu andaki durum ise teknolojinin, yani mühendisliğin, tıbbı yönetmesi “amir-memur” ilişkisiyle açıklanabilir.
Nasıl mı?
Birkaç açıdan izah edeceğim.
Birincisi, idareci gözüyle: Hastanenin yönetiminde bulunmuş biri olarak gözlemim şu oldu. Hastanede malzeme akışı çok fazladır ve oldukça dinamiktir. Bunun kontrol edilebilmesi için, kullanıcının özen göstermesi yanında, malzemenin girişinden kullanılıp tüketilinceye kadar kayıt altına alınan tüm aşamaların eksiksiz olarak tespit edilebilmesi gerekir. Tabii, hastane dinamiği içinde yapılacak işlemin hastanın yazılım dosyasına girebilmesi, yazılacak işlemin tanımlı olması, sanal ortamda gönderilen fatura ve ödeneklerin kurumlar arasında doğru şekilde sunulması gerekir. Şimdi burada yazdığım bütün tümceler aslında sağlık yöneticilerinin üzerinde doktora çalışması yaptıkları konulardır. Sorun şu ki bu aşamaların pürüzsüz işlediğini şimdiye kadar hiç görmedim. Yoğun çaba harcayarak belirli bir akışa yerleştirebiliyorsunuz, ancak uzun süreli takibi bıraktığınızda düzen hemen bozulmaya başlıyor. Bu konudaki önemli faktör ise yazılım mühendisliğidir. Hiç unutmuyorum; şu anda Türkiye’de önemli bir yazılım firmasının sahibiyle konuştuğumda, yazılım işlemlerinin günü kurtarmak üzerine kurulduğunu ima etmişti bana ve eğer hastanede çalışan yazılım personeli olağanüstü biri değilse, hastanenin tüm sağlık hizmetine tahakküm edip zayıflatacağı konusunu konuşmuştuk. İşte şu anda olan budur.
Bir diğer nokta da veri kaybıdır. Bu durum, özellikle hastanenin ihalesini alan firmanın önceki firmadan verileri devralma aşamasına geldiğinde ortaya çıkar. Aktarma adı altında birçok verinin yitirildiği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Hastalar açısından “e-nabız” uygulaması ile bu durum bir nebze giderilmiş de olsa, özellikle akademisyenler bu verilere ulaşmadıkları için bir yönüyle sorun devam etmektedir.
Hekim gözüyle bakarsak;
Elimizde kâğıt evraklar olduğunda, hastalarla ilgili bilgileri sınırlama olmadan yazabilirdik. Ancak daha sonraki süreçte yazılım uygulamalarında, özellikle üst düzey donanım yapamamış şirketlerin hastanelerin ihalelerini fiyat avantajıyla kazanmalarına bağlı olarak, poliklinik ve yatan hasta yazıları kısımları iyice kısıtlı hale geldi. Özellikle polikliniklere gelen hastaların bilgilerini yazma kısımları iyice azalıp neredeyse eski tip sağlık ocaklarındaki basit bilgi ifadeleri seviyesine indi. Tabii, bu durumda hastanın bilgilerinin doğru bir şekilde anlaşılması engellenmeye başladı.
Bir de takibe gelen hastalar meselesi var. Bir hasta uzun süreli takip ediliyorsa, yazılım üzerinde hastanın bilgilerini açıp okumak sorunlu olabilmektedir ve çoğu zaman hastanın geçmişte yaşadıkları dikkate alınmamaktadır. Eski uygulamada hastaların muhakkak geçmiş bilgilerini yeni poliklinik notunun içine yerleştirip hastanın sürecinin daha düzgün takip edilmesini sağlardık.
Bir diğer konu ise hastanın tanı kodlamasının yapılmasıdır. Uluslararası bir kodlama sistemi geliştirildi; ancak bu kodlama devasa bir yapıda olduğu için, hasta için aklınızda olan tanıyı bilgisayardaki dosyasına yazamadığınız zamanlar oluşmaktaydı. Yani, yazılım neye müsaade ediyorsa ancak o kadar işlem yapılabiliyor hale geldi. Aslında bu durum sadece Türkiye’nin sorunu değildir. Bunu da eklemek gerçekçi olur.
Tıp öğrencileri gözüyle bakacak olursak;
Eski uygulamada, adına ‘propödetik’ dediğimiz bir klinik eğitim ve öğretim sistemiyle gençlerin hastayı anlaması, temas kurması, muayene edebilmesi ve teşhis için düşünme yöntemi kullanılırdı. Bununla ilgili cilt cilt kitaplar olurdu ve biz de öğrenciler olarak hangi muayene usulüne göre hangi hastalıkları düşünmeliyiz diye zihnimizi geliştirirdik. Şimdi ise kısaca girilen birkaç bilgisayar notu, o bilgisayara notu girmiş olmak için sorulan birkaç soğuk sual sonrasında tahlillerin bilgisayardan tıklanması ve sonuç takip sürecinin oluşmasıyla tamamlanan bir yaklaşım benimsenmiş durumda. Bu hem öğrencileri hem de eğitmenleri etkisi altına almış bir gerçektir. Gençler, hasta ile yakınlarıyla görüşmeye, hasbihal etmeye, not almaya, muayene etmeye artık ihtiyaç duymamakta; artık “nasıl olsa hocalar her türlü tetkiki istediğine göre” ve bu usulleri izlemediklerine göre bizim de buna ihtiyacımız yok sonucuna varmaktadırlar.
Sonuçlar bilgisayarda mı? “Tamamdır o zaman”.
Vatandaş gözüyle bakalım.
Gerçek şu ki artık vatandaş doktorun gözüne bakmıyor. Mecazi anlamda diyorum. Beklenti ne yazık ki bir şekilde doktorun muayenehanesine girdiğinde birkaç şey konuşulup tetkik istenmesi yönünde. Hatta hastanın kendi istediği tetkiklerin de eklenmesi yönünde oluyor. Bazen tedavi bile isteniyor; doğru ya da yanlış.
Neden her açıdan bu hale geldik? Çünkü teknolojinin hızlanmasını kolaylaştırmasını ve hatta olan biteni ortaya koymasını hep birlikte yanlış anladık. Teknolojinin, mühendisliğin bir bakıma hepimiz için kolaylaştırıcı bir alternatif olacağını ve bundan sonra daha rahat edeceğimizi sandık.
Ama, kabul edelim ki, hepimiz yanıldık ve şu anda hepimiz sancı içindeyiz.
Yazsak belki çok daha fazla şekil değiştiren, ucube hâle gelen durumumuzu daha açık bir şekilde tespit ederdik. Her hâlükârda Hazreti Mevlana’nın Mesnevi’sinde anlattığı “aslan dövmesi yaptıran pehlivan” durumunda olduğumuz bir gerçektir.
Özetle, bu sürecin “Mühendislik Tıbbı” olarak devam edemeyeceğini söylüyorum. “Tıbbın ve Mühendisliğin” ilişkisi gözden geçirilmelidir ve karşılıklı anlayışın olduğu bir kardeşlik süreci kurulmalıdır.
PAYLAŞ
Bu içeriği sevdiklerinizle paylaşın.
BU MAKALE HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Prof. Dr. Atilla Şenaylı
Kose Yazari
Prof. Dr. Atilla Şenaylı, Tokat Medya bünyesinde güncel ve özgün köşe yazıları kaleme almaktadır.