Yamalı Ruhların Güzelliği
Geçen hafta gittiğiniz o randevu nasıl geçti, sorduğunuz soruların o sessiz cevaplarını alabildiniz mi? Çoğumuzun kendi ruhuna kocaman bir "özür" borcu var, değil mi? Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek yerine, başkalarının istediği kalıplara dökmeye çalışırken en çok kendi kalbimizi kırdık.
Bugün gelin, o derinliklere korkmadan, daha güvenli bir adım atalım.
Modern dünya bize bir "mükemmellik" masalı anlatıyor. Her zaman mutlu, her zaman başarılı, her zaman parıltılı olmamız gerektiğini fısıldıyor kulağımıza. Oysa bu parlak vitrinler aslında bizi içine hapseden birer hapishane. Çünkü mükemmel olmaya çalıştıkça, insan olmanın en doğal parçalarını; yani hatalarımızı, korkularımızı ve o meşhur "gölgelerimizi" karanlığa itiyoruz.
Hani bazen sebepsiz bir öfke patlaması yaşarsınız ya da birine durduk yere içerlersiniz... İşte o anlarda yan koltuğunuzdaki o Muavin size aslında şunu söylemeye çalışıyordur: "Bak, burada görmezden geldiğin bir kırgınlık var, ona bakmazsan yol alamayız."
Kendi gölgemizle selamlaşmak, onu kapı dışarı etmek demek değildir. Aksine, onu içeri davet edip bir kahve ikram etmektir. Kıskançlığınızın altında yatan "değer görme isteğini", öfkenizin altındaki "adalet arayışını" ya da korkunuzun içindeki "güven ihtiyacını" anladığınızda, o karanlık taraflarınızın aslında size zarar vermek için değil, sizi korumak için orada olduğunu fark edersiniz.
Mesela, evinizdeki o en sevdiğiniz ama kenarı küçük bir çentik almış kahve kupasını düşünün. Belki bir sabah aceleyle bir yere çarptınız, belki elinizden kaydı. Ama hala kahveyi ondan içmek istersiniz, değil mi? Çünkü o küçük kırık, o kupanın sizinle olan hikayesidir.
Peki, neden sıra kendimize gelince o küçük "çentiklerimizi" saklamaya, onları ağır makyajlarla ya da sahte gülümsemelerle örtmeye çalışıyoruz?
Japonların meşhur bir sanatı vardır: Kintsugi. Kırılan seramikleri altınla birleştirirler. Bu sanatın felsefesine göre bir eşya kırıldığında değerini kaybetmez; aksine o kırıkların altınla dolmasıyla daha kıymetli ve yaşanmış bir hale gelir.
Bizim ruhumuz da böyledir.
Yaralarınız, hatalarınız ve o karanlık bulduğunuz yanlarınız, sizi siz yapan altın çizgilerinizdir. Kusursuz bir heykel gibi soğuk ve cansız olmaktansa; yamalı, yaralı ama yaşayan ve gerçek bir insan olmak çok daha değerlidir. O "güvenli liman" aslında dışarıda bir yerde değil, kendinizi tüm parçalarınızla, o en "ayrıksı" yanlarınızla bile kabul ettiğiniz o eşiktedir.
Bu hafta kendinize biraz şefkat gösterin. Tıpkı bir dostunuzun hatasını bağışlar gibi, kendi kusurunuza da gülümseyin. Unutmayın; ışığın içeri girmesi için o çatlağa ihtiyacımız var.
O zaman bugünün sorusu gelsin:
"Bugün, sadece “elalem ne der” diye yapmaktan vazgeçtiğin tek bir şeyi kendine itiraf etsen, bu senin hangi yükünü hafifletirdi?"
Vesselam…
PAYLAŞ
Bu içeriği sevdiklerinizle paylaşın.
BU MAKALE HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar
Kose Yazari
Serdar KAŞKAYA - Analist ve Yazar, Tokat Medya bünyesinde güncel ve özgün köşe yazıları kaleme almaktadır.
YAZARIN EN ÇOK OKUNAN YAZILARI
Zamanın Kiracısı
Kader ve Zaman İlişkisi: Zamanın Sahibi miyiz, Kiracısı mı?
Kaderin Durakları ve Bizim Bekleyişlerimiz
Kaderin Durakları ve Bekleme Sanatı: Zamanı Zorlamanın Bedeli
Yolculuğun tadını çıkarmak için varmayı mı bekliyorsun?
Anı Yaşamak ve Farkındalık: Ön Camdaki Gerçeklik, Geçmişin dersleri ve geleceğin planları arasında sıkışıp kalmak
Dikiz Aynasına Takılıp Kalmak
Geçmişin Gölgesinden Kurtulmak: Dikiz Aynası ve Kör Noktalar